BORA METİN2 DÜNYASINA HOŞ GELDİN EFSANE SENİNLE BAŞLAR
BORA METİN2 · BİR DÜNYANIN BAŞLANGICI

Adını Unutan
Rüzgâr

Bir taş düştü. Bir çocuk unutuldu. Üç imparatorluğun savaşı, kimsenin hatırlamadığı bir yerde yeniden başladı.

PROLOG

O gece köyde kimse ölmedi. Yine de sabah olduğunda herkes birini kaybetmişti.

BÖLÜM I

Dördüncü Tas

Leyra sofraya dört tas koydu. Annesi elindeki ekmeği bıraktı ve en uçtaki tasa baktı.

“Üç kişiyiz,” dedi.

O tasın kenarında küçük bir çentik vardı. Tarin her sabah, çorbası soğuyana kadar kaşığını aynı yere vururdu. Leyra sesini hâlâ duyabiliyordu: seramiğe çarpan metal, sonra çocuğun annesi bakmadan önce gülmesini bastırmaya çalışırken çıkardığı o kısa nefes. Annesi çentiği gördü. Fakat onu kimin açtığını hatırlamadı.

Koridorda Tarin’in çamurlu çizmeleri duruyordu. Yatağının üstünde bir önceki akşam bıraktığı kırmızı atkı. İnsan bir çocuğun varlığını kanıtlamak zorunda kaldığında önce büyük şeyler arar sanır. Leyra bütün sabah küçük şeyleri gösterdi. Bir tası. Bir atkıyı. Pencere pervazına kazınmış, eğri bir T harfini.

Annesi her seferinde üzgün bir gülümsemeyle başını salladı. Leyra o zaman unutulmanın ölümden daha sessiz bir şey olduğunu anladı. Ölünün ardından bir kapı kapanırdı; unutulanın kapısı sanki hiç yapılmamış gibi kayboluyordu.

Üç gece önce Kül Geçidi’ne bir Metin taşı düşmüştü. Düşerken ne gök gürlemiş ne de toprak sarsılmıştı. Yalnızca köyün bütün köpekleri aynı anda havlamış, sonra hiçbirinden bir daha ses çıkmamıştı. Sabah taşa giden muhafızlardan biri dönmemişti. İkinci sabah, onu gönderdiklerini de kimse hatırlamıyordu.

Leyra’nın babasından kalan deri kaplı defter, kaybolanların adlarını saklıyordu. Babası, yıllar önce defteri ona verirken “Birini hatırlamak bazen onun için yapabileceğin son şeydir,” demişti. Leyra o sözü yaşlı bir adamın hüznü sanmıştı. Şimdi sayfaların arasında Tarin’in adını buldu; altında kendi el yazısıyla iki satır vardı: Kayısıyı çekirdeğine kadar sıyırır. Karanlıktan korktuğunu kimseye söylemez.

Defteri göğsüne bastırdı. Annesine hiçbir şey söylemeden kapıya yöneldi.

“Bir insanı geri getiremiyorsan, önce adını kaybetmesine izin verme.”
BÖLÜM II

Taşın Sesi

Kül Geçidi’ne çıkan yol üç imparatorluğun haritalarında üç ayrı adla işaretliydi. Shinsoo ona Kızıl Yol derdi; Chunjo, Eski Dua; Jinno ise yalnızca Kuzey Geçişi. Sınır köyündeki insanlar içinse yolun tek bir adı vardı: eve dönüş. Taş düştüğünden beri kimse o yönden dönmemişti.

Demirci Ruhan, Leyra’yı köprünün başında yakaladı. Bir elinde ağır çekici, ötekinde kırmızı bir kurdele tutuyordu.

“Bunu ocağımda buldum,” dedi. “Kime ait olduğunu bilmiyorum.”

Leyra defterini açtı. Önceki gün yazdığı bir ad oradaydı: Asu. Ruhan’ın kızı. Saçına hep kırmızı kurdele bağlar. Ruhan satıra uzun süre baktı. Yüzünde hiçbir şey değişmedi. Sonra kurdeleyi yumruğuna sıktı ve “Öyleyse geliyorum,” dedi.

Geçidin sonunda taş, geceye açılmış koyu bir pencere gibi duruyordu. Çevresindeki çimenler kararmış, kökleri toprağın üstüne doğru uzamıştı. Yüzeyinde sürekli yer değiştiren ince çizgiler vardı. Leyra bakışını çevirdiğinde çizgilerin ona tanıdık bir el yazısı gibi geldiğini fark etti. Geri dönüp baktığında hiçbirini okuyamadı.

Rüzgâr yoktu. Yine de taşın içinden biri konuşuyordu.

“Tarin’i unut,” dedi ses. “Üzülmeyi de unutursun.”

Leyra bir an için bunun ne kadar kolay olabileceğini düşündü. Eve dönmek. Dördüncü tası kaldırmak. Annesinin baktığı gibi boş yatağa bakmak ve hiçbir acı hissetmemek. Taşın sunduğu şey merhamete benziyordu; ürkütücü yanı da buydu.

Defteri açtı. Tarin’in adının altına yeni bir satır ekledi: Bir keresinde yaralı bir serçeyi iyileştirmek için bütün kışı bekledi. Mürekkep kurumadan taşın yüzeyinde ince bir çatlak belirdi.

Ruhan bunu gördü. Çekicini kaldırdı.

BÖLÜM III

Unutulmayanlar

İlk darbe geçidin duvarlarında yankılandı. Taştan bir parça kopmadı. Onun yerine, köyün kayıp muhafızının sesi duyuldu. Karanlığın içinden kendi adını söylemeye çalışıyor, fakat son heceye her gelişinde susuyordu.

Ruhan ikinci kez vurdu. Bu kez taşın çevresindeki gölgeler ayağa kalktı. İnsana benzeyen yanları yalnızca boşlukta bıraktıkları yerdi: omuzları vardı, yüzleri yoktu. Leyra kaçabilirdi. Köprüye kadar koşsa belki yetişirdi. Ama Ruhan elindeki kurdeleye bakıyordu; kızının yüzünü hatırlamadan, kızını aramak için orada kalmıştı.

“Adını söyle,” dedi Leyra.

Ruhan başını kaldırdı. “Bilmiyorum.”

“Defterde yazıyor. Asu.”

Adam önce kelimeyi yabancı bir dilde duymuş gibi tekrarladı. Sonra sesi değişti. Bir doğum günü sabahını hatırladı; kızının yaptığı eğri ekmeği, yanık yerini saklamak için üstüne sürdüğü balı. “Asu,” dedi yeniden. Çekiç üçüncü kez indiğinde taşın ortasından ışık sızdı.

Leyra sayfaları çevirmeye başladı. Kaybolan muhafızın adı. Değirmencinin annesinin adı. Çarşıda her gün aynı köşeye oturan, kimsenin yokluğunu fark etmediği yaşlı adamın adı. Her ad bir hatırayla söylendiğinde gölgeler biraz daha siliniyor, taşta yeni bir çatlak açılıyordu. Demirci her çatlakta vurdu. İkisi de ne yaptıklarını tam olarak bilmiyordu. Bildikleri tek şey, durdukları anda seslerin yeniden kaybolacağıydı.

Son sayfada Tarin’in adı vardı. Mürekkep gözlerinin önünde solmaya başladı.

Leyra çocuğun yüzünü düşünmek istedi. Gözlerinin rengini çıkaramadı. Sesini düşündü; o da uzaktan geliyordu. Korku boğazına oturdu. Sonra tasın kenarındaki çentiği hatırladı. Çorbası soğusun diye beklerken kaşığın çıkardığı sesi. Yaralı serçenin başında bütün kış oturan çocuğu.

“Tarin,” dedi. Bu kez bir adı okumuyordu. Kardeşini çağırıyordu.

Ruhan’ın çekici taşın kalbine indi.

Çatlaklar bir anlığına gökyüzündeki yıldızlar gibi çoğaldı. Ardından taş dağıldı. Geçidin içine soğuk bir rüzgâr doldu; yüzleri olmayan gölgeler o rüzgârın içinde eridi. Leyra yere düştüğünde bir çift küçük el omzuna dokundu.

Tarin karşısındaydı. Üşüyordu. Saçlarında toz vardı. “Geciktin,” dedi, sanki pazardan dönmesini beklemiş gibi.

Leyra ona sarıldı. Köye döndüklerinde anneleri iki çocuğuna birden ağladı. O gün başka insanlar da geri geldi. Bazılarıysa gelmedi; fakat ilk kez onları özleyenler oldu. Akşam, boş bırakılan yerlerin başında kandiller yakıldı. Leyra, bir adın geri dönmesinin her zaman bir insanın dönmesi demek olmadığını o gece öğrendi.

“Bazıları geri geldi. Bazılarıysa ilk kez gerçekten özlendi.”
BÖLÜM IV

Üç Sancak

Ertesi sabah köye üç atlı geldi. Biri Shinsoo’nun kızıl sancağını taşıyordu. Ötekinin sırtında Chunjo’nun güneş işlemesi vardı. Üçüncü atlı Jinno’nun mavi mührünü göstermek için konuşmayı bile beklemedi. Üçü de aynı taşın peşindeydi; üçü de diğerlerinden önce gelmiş olduğunu sanıyordu.

“Parçalarını bize ver,” dedi Shinsoo’lu asker. “Sınırlarımızı korumak için lazım.”

“Önce ne olduğunu anlamalıyız,” dedi Chunjo’lu bilgin.

Jinno’lu elçi, Leyra’nın tuttuğu deftere baktı. “Siz zaten anlamışsınız.”

Leyra cevap vermedi. Her elçi kendi ülkesinden bir harita getirmişti. Shinsoo’nunki batıdaki düşüşleri, Chunjo’nunki güneydekileri, Jinno’nunki kuzeydekileri işaretliyordu. Tek başına hiçbir harita bir anlam taşımıyordu. Üçü yan yana açıldığında Metin taşlarının düştüğü yerler büyük bir halkanın parçaları gibi görünüyordu.

Halkanın ortası bütün haritalarda boş bırakılmıştı.

“Orada ne var?” diye sordu Leyra.

Bilgin, sanki bildiği bir kelime dilinin ucundan alınmış gibi duraksadı. “Bilmiyorum,” dedi. Asker aynı cevabı verdi. Elçi ise boş yere uzun süre baktıktan sonra haritasını katladı.

O gece Leyra babasının defterini yeniden açtı. Arka kapağın içine, derinin altına gizlenmiş bir sayfa vardı. Yazıyı hemen tanıdı. Babası yıllar önce, kaybolmadan kısa süre önce yazmıştı:

“Taşlar gökten düşmüyor. Unutulmuş bir yer, kendini bize hatırlatmaya çalışıyor. Onu ararsan önce haritalardaki boşluğa bak.”

Leyra pencerenin önüne gitti. Kül Geçidi’ndeki taş parçalanmıştı, ama rüzgâr kesilmemişti. Tersine, artık köyün bütün kapılarında aynı ince uğultu duyuluyordu. Üç imparatorluğun sancakları sabah yeniden kavga edecekti. O boşluğun yerini bulmak içinse üçünün de haritasına ihtiyaç vardı.

Tarin yanına geldi. “Gidecek misin?” diye sordu.

Leyra onu korumak için “Hayır” demek istedi. Sonra defterin üstüne elini koydu. Bir kez unutulmuş birini geri getirmişti; rüzgâr bütün dünyayı öğrenmeden durdurulmalıydı. “Evet,” dedi. “Ama yol uzun sürerse bana yaz. Adımı unutma.”

Tarin gülümsedi. “Sen benimkini unutmadın.”

Leyra defteri kapatırken son sayfada yeni bir satır gördü. Mürekkep henüz kurumamıştı. Yazı ne babasına ne de kendisine aitti.

LEYRA — SENİ DE HATIRLIYORUZ.

✦
HİKÂYE DEVAM EDİYOR

Şimdi sıra sende.

Üç imparatorluğun yolları açık. Bora’nın nereye eseceğine senin adımların karar verecek.

Maceraya Katıl ↗Sıralamayı Gör →